Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Esas Numarası: 2017/4-1340

Karar Numarası: 2018/1622

Karar Tarihi: 06.11.2018

Özet: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Haber içeriğinde davacının rızası dışında yer verilen doğum yeri, doğum tarihi ve baba ismi, vatandaşlık durumu ve dini inancı kişisel veri niteliğindedir. İlgili verinin kamu hayatında oynadığı önemli rol ve halkın ilgili veriye yönelik yoğun ilgisi şeklinde, üstün bir kamu yararını ortaya koyan özel sebepler bulunmadığına göre gazete haberinde kişisel veriler açık bir şekilde yer almamalıdır. Bu durumda dava konusu haberin AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında kalmadığı, davacının kişisel verilerine rızası dışında yer verilerek davacının özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiği, davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığı kabul edilmelidir. O hâlde, davacının kişisel verilerinin hukuka aykırı olarak habere konu edildiğini, dini inancının birden çok kez vurgulandığını, haberin basın özgürlüğü sınırları içinde kalmadığını, özel hayatı ile din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiğini, davacı yönünden manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğini kabul eden direnme kararı yerindedir.

Öte yandan, AİHM kararlarında da ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın; kanuni olması, meşru amaca dayanması ve demokratik toplumda gerekli olmasının yanı sıra orantılı olması gerektiği belirtilmiştir. İfade özgürlüğünün esas, sınırlamanın ise istisna olması nedeniyle getirilecek sınırlama kişilik haklarına yapılan saldırı ile orantılı olmalıdır. Davacı lehine hükmedilen manevi tazminat miktarına bakıldığında olay tarihi, haberin veriliş biçimi, kullanılan ifadeler ve tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alındığında, hükmedilen manevi tazminatın fazla olduğu kanaatine varılmıştır.

Dava: Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Bakırköy 9. Asliye Hukuk Mahkemesince davalı **** yönünden davanın dava şartı noksanlığı nedeniyle usulden reddine, davalılar **** ve N**** Ltd.Şti. yönünden davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.11.2012 tarihli ve 2010/345 E., 2012/570 K. sayılı kararın davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 18.12.2013 tarihli ve 2013/2039 E., 2013/20094 K. sayılı kararı ile,

“1) Davalıların davacılardan ****e yönelik temyiz itirazları yönünden;

Dava, basın yoluyla kişilik haklarının ihlaline dayalı manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz edilmiştir.

Davacılar, dava konusu “Generallerin Yahudi Damatları” başlığı ile yapılan haberde kişilik haklarının ihlal edildiğini, davacılardan ****e ait pasaportun fotoğraf ve kimlik bilgilerinin bulunduğu sayfalarına burada yer alan her türlü bilgi okunacak şekilde yer verilip kişisel verilerin kullanılarak suç işlendiğini belirterek manevi tazminata hükmedilmesini istemişlerdir.

Dosya kapsamından dava konusu haberde davacılardan ****in yahudi kökenli İspanyol vatandaşı olduğu idda edilmiş; anılan davacının açık kimlik bilgileri ve fotoğrafına yer verilmemiştir. Ceza davasında da, davacı ****e yönelik kişisel verileri hukuka aykırı yaymak ve kişisel verilerin kaydedilmesi suçlarından davalılardan **** hakkında beraat kararı verilmiştir. Şu durumda, fotoğrafına yer verilmeyen, açık kimlik bilgileri habere konu edilmeyen sadece vatandaşlık ve dini inancına yönelik iddiaların dile getirildiği haber nedeniyle davacılardan **** yönünden manevi tazminatın koşulları oluşmadığından anılan davacı yönünden davanın reddine karar vermek gerekir. Mahkemece bu husus gözetilmeksizin yanılgıya dayalı gerekçe ile anılan davacı yönünden de istemin bir bölümünün kabulüne karar verilmiş olması doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

2) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalıların davacılardan ****e yönelik aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

3) Davalıların davacılardan ****e yönelik diğer temyiz itirazlarına gelince;

Kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminat ödetilmesini isteyebilir. Yargıç, manevi tazminatın tutarını belirlerken, saldırı oluşturan eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır. Tutarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve koşulların bulunacağı da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek nedenleri karar yerinde nesnel (objektif) olarak göstermelidir. Çünkü yasanın takdir hakkı verdiği durumlarda yargıcın, hukuk ve adalete uygun (hak ve nasfetle) karar vereceği Medeni Yasa’nın 4. maddesinde belirtilmiştir. Takdir edilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir işlevi (fonksiyonu) olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi malvarlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek tutar, var olan durumda elde edilmek istenilen doyum (tatmin) duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Davaya konu olayda; haberin veriliş biçimi, kullanılan ifadeler ve yukarıdaki ilkeler gözetildiğinde, davacılardan **** yararına hükmedilen manevi tazminat miktarı fazladır. Davacı yararına daha alt düzeyde manevi tazminata hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır….” gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Karar: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili; davalı gazetenin 29.06.2010 tarihli nüshasının birinci ve sekizinci sayfalarında davalı **** tarafından hazırlanan haberde “Generallerin Yahudi Damatları” ana başlığı altında “Bazı üst düzey komutanların siyonistlerce kutsal kabul edilen Ağlama Duvarı’ndaki görüntülerinin ortaya çıkmasının ardından şimdi de bazı üst düzey generallerin damatlarının Yahudi olduğu bilgisine ulaşıldı” şeklinde bir habere yer verildiğini, bu haber kapsamında müvekkillerinden ****e ait pasaportun fotoğraf ve kimlik bilgilerinin bulunduğu sayfalarına her türlü bilgi okunacak şekilde yer verildiğini ve çeşitli kişisel verileri kullanılarak suç işlendiğini, diğer müvekkilinin İspanyol asıllı olduğu doğru olmasına rağmen ne kendisi ne de ailesinin birinin Yahudi asıllı olmadığını, basın özgürlüğünün sınırsız olmadığını, haber verme kisvesi altında müvekkillerinin kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu, kamu yararı dışında hiçbir kişisel çıkarın hukuka aykırı şekilde elde edilmiş kişisel verilerin sunulmasına neden olmayacağını, haber niteliği taşımayan müvekkillerine ait kişisel verilerin salt sansasyon yaratmak için bir araç olarak kullanıldığını, müvekkillerinin bireysel anlamda bu tarz bir haberde yer almalarına yol açabilecek herhangi bir konum ve statüleri bulunmadığını, hukuka aykırı olarak ve rızaları dışında elde edilen kişisel verilerin kullanılmasında kamuyu bilgilendirme amacı bulunmadığını, özel hayatları bakımından buna katlanmak zorunda olmadıklarını, dini görüşlerine ve ırki kökenlerine vurgulamalar yapılarak toplumun belli bir kesiminin hedefi hâline getirildiklerini ileri sürerek her bir müvekkili için ayrı ayrı 20.000,00TL olmak üzere toplam 40.000,00TL manevi tazminatın 29.06.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline, karar özetinin basın organları tarafından yayınlanmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalılar vekili; müvekkili ****nun sorumlu müdür olması sebebiyle bu davalı yönünden davanın pasif husumet nedeniyle reddi gerektiğini, gazetenin yayıncısı durumundaki tüzel kişinin de tazminat sorumluluğunun bulunmadığını, haberin gerçek olduğunu, davacı ****nın yayın tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinde en üst kademeye gelmiş ismi ilerdeki Genelkurmay Başkan adayları arasında geçen Birinci Ordu Komutanı Orgeneral H**** I****ın öz kızı olduğunu, örnek gösterilen diğer üst rütbeli askerlerin yakınları ile birlikte Orgeneral H**** I****ın kızının yabancı bir kimse ile evli olduğunun inkâr edilmediğini, TSK Personelinin yabancı ile evlenmesinin izne bağlı olup davacı TSK personeli olmadığından bu kurala uyma yükümlüğünün bulunmadığını ancak babasının TSK’daki konumunun bu olayı dikkat çekici yaptığını ve toplumsal ilgi uyandırdığını, haberde davacıların durumunun örnek olarak gösterildiğini ve evlenme kayıtları esas alınarak hazırlandığını, özel şöhretin kaybının kamusal bir gerçeğin kaybından daha az zarar verici olduğunu, dava konusu haberin eleştiri hakkının kullanılmasından ibaret olup davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil etmediğini, istenilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; A**** Gazetesi’nin 29.06.2010 tarihli nüshasında “Generallerin Yahudi Damatları” başlığı ile verilen haberin devamında davacılardan ****nın Birinci Ordu Komutanı Orgeneral H**** I****ın kızı olduğu, İspanya Yahudilerinden biriyle evli olup evlendikten sonra M**** M**** soyismini alan ****nın kocasının İspanya uyruklu ve Yahudi asıllı **** olduğu şeklinde haber içeriğinin devam ettiği ve davacı ****nın nüfus cüzdanı örneğinin tüm bilgiler okunacak şekilde fotoğrafı ile birlikte yayınlandığı, davacıların kamuoyunun ilgisini çekecek ve bireysel anlamda bu tarz bir haberde yer almalarına yol açabilecek herhangi bir konum ve statülerinin bulunmadığı, haberde davacıların özel hayat kapsamında kalan birtakım kişisel verileri ile dini görüşleri ve ırki kökenlerine ait yapılan belirtmelerin kamuoyunun hiçbir şekilde ilgisini çekmediği ve haber niteliği taşımadığı, bu kapsamda özel hayat kapsamındaki tüm bu verilerin açıklanmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle davalı **** hakkındaki davanın dava şartı noksanlığı nedeniyle usulden reddine, davalılar **** ve N**** Ltd.Şti. hakkındaki davanın kısmen kabulüyle her bir davacı için ayrı ayrı 8.000,00’er TL manevi tazminatın yayın tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte müştereken ve müteselsilen davalılardan tahsiline karar verilmiştir.

Davalılar vekilinin temyizi üzerine karar Özel Dairece yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur.

Yerel Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek ve haberin içinde davacı ****in Yahudi olduğunun pek çok kez vurgulandığı ve yine davacının doğum yeri, doğum tarihi ve baba isminin de açıkça yazıldığı, kimlik bilgilerinin paylaşıldığı, davacı ****un da özellikle bir İspanyol Yahudisiyle evli olduğu vurgulanarak nüfus cüzdan örneğinin fotokopisinin basıldığı fotoğrafının da yer aldığı, her ne kadar bozma ilamında davacı ****e yönelik olarak haberde sadece vatandaşlık ve dini inancına yönelik iddiaların dile getirildiği belirtilmiş ise de haber içeriğinde bu davacının kişisel verilerinin de hukuka aykırı olarak habere konu edildiği, dini inancının özellikle birden fazla vurgulandığı, haberin basın özgürlüğü içinde ve haber verme kıstası çerçevesinde verildiğinin kabul edilemeyeceği, kişinin Anayasaca güvence altına alınan din ve vicdan hürriyetinin de ihlal edildiği, bu bakımdan davacı **** yönünden manevi tazminatın koşullarının oluşmadığı yönündeki gerekçeye katılmanın mümkün olmadığı, davacı **** yönünden ise haberin bütünlüğü, yazının içeriği ve söz konusu gazetedeki habere pek çok kişinin ulaşması, ayrıca haberin yayınlandığı dönem itibariyle ülkenin bulunduğu durum, ekonomik koşullar ve paranın satın alma gücü dikkate alındığında kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirilip yayınlanan davacı **** için takdir olunan 8.000,00TL manevi tazminatın uygun olduğu, diğer davacı için de özellikle dinsel inancının haber içeriğinde birden çok kez özellikle vurgulanması, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi iklim, halkın Yahudilere bakış açısı ve bu insanların hedef olarak alınabilme ihtimalleri dikkate alındığında da bu davacı için takdir olunan 8.000,00TL tazminatın uygun olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık,

1) Dava konusu haberde davacılardan …’in kişisel verilerine hukuka aykırı olarak yer verilip verilmediği, haber içeriğindeki ifadelerin kişilik haklarına saldırı teşkil edip etmediği, buradan varılacak sonuca göre davacı … yararına manevi tazminata hükmedilmesinin gerekip gerekmediği,

2) Davaya konu haberin içeriği ve kullanılan ifadeler nedeniyle davacı … yararına takdir edilen manevi tazminat miktarının fazla olup olmadığı, noktalarında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, temyize konu kararın, ilk hükmün gerekçesinde yer almayan yeni bir olguya dayalı yeni bir hüküm niteliğinde olup olmadığı, dolayısıyla temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulunca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.

Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 Sayılı Kanun’un 30. maddesiyle 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi).

Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması hâlinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.

Somut olayda ise, yerel mahkeme direnme kararında, ilk kararındaki gerekçelerine ilave olarak “…haberin içinde davacı …’in Yahudi olduğunun birden fazla kez vurgulandığı, bu davacının da doğum yeri, doğum tarihi ve baba ismi gibi nüfus kimlik bilgileri ile vatandaşlığı ve dini inancına yönelik kişisel verilerinin de hukuka aykırı olarak habere konu edildiği, kişinin Anayasaca güvence altına alınan din ve vicdan hürriyetinin de ihlal edildiği…” gerekçesine de dayanmıştır.

Bu gerekçe yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde değerlendirilmiş; temyize konu kararın yeni bir hüküm değil, eski gerekçenin yasal sınırlarda genişletilmesi kapsamında kabul edilerek, direnme niteliğinde olduğuna karar verilmiş, ön sorun oybirliğiyle aşılarak işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

İşin esasının incelenmesine gelince:

I. Davalılar vekilinin davacı ****e yönelik temyizi yönünden;

Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir.

Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m.24), isme saldırı (TMK m.26), nişan bozulması (TMK m.121), evlenmenin butlanı (TMK m.158/2), boşanma (TMK m.174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 Sayılı BK m.47) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 Sayılı BK m.49- 6098 Sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir.

4721 Sayılı TMK’nın 24. maddesiyle 818 Sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde;

“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir.

Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar yada kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.”

Dava konusu yayının yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 Sayılı Borçlar Kanununun (BK) 49. maddesinde ise;

“Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.

Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.

Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır.

TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.

Görüldüğü üzere BK’nın 49. maddesi gereğince kişisel hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır.

Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır:

2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.

Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşme’nin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi yerinde olacaktır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermekte olup hangi hâllerde ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir.

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın “demokratik toplum” olmaz (Handyside, parag. 49, başvuru no: 5493/72, 07.12.1976). AİHS’nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, başvuru no: 35839/97, 22 Şubat 2005).

İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır.

AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir:

1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi:

AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009).

2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu:

Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”

Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (B.K.. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232).

3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu:

AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991).

Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.

Basın özgürlüğü ise ifade özgürlüğünün en önemli unsurlarından birisidir. AİHM basın ile ilgili kararlarında ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birisini oluşturduğuna değinildikten sonra basına tanınması gereken güvencelerin özel bir öneme sahip bulunduğu belirtilmektedir. Basın ve diğer medya organlarının ifade özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin görüş ve davranışlarını tanıtmak ve yargılamak için en iyi araçlardan birisini sunmaktadır. Basına siyasal arenada ve kamunun ilgilendiği diğer alanlarda tartışma konusu olan bilgi ve görüşleri iletme görevi düşer. Basının bu görevi, kamuoyunun da bilgi ve görüşleri alma hakkı ile tanımlanır (Handyside/Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, Başvuru No: 5493/72, 49, Centro Europa 7 S.R.L. And Dı Stefano/İtalya, Başvuru No: 38433/09, 131).

O hâlde basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür, diğer yönüyle de halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Mahkeme’ye göre basın ancak bu şekilde, kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan “halkın gözcülüğü” ya da “bekçisi” görevi yapabilir. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda, ulusal makamlara tanınan takdir yetkisi demokratik bir toplumun yararı dikkate alınarak sınırlandırılır (Édıtıons Plon/Fransa, Başvuru No: 58148/00, 44; Bladet Tromsø And Stensaas/Norveç, Başvuru No: 21980/93, 59).

Burada şu hususun da ifade edilmesi gerekir ki, Sözleşme’nin 10. maddesi sadece ifade edilen haber ve fikirlerin içeriğini değil, fakat aynı zamanda bunların nakledilme biçimlerini de korur. (Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 20834/92, 57). AİHM’nin yerleşik içtihadına göre; gazetecilik özgürlüğü ve mesleği, belirli ölçüde abartma, hatta kışkırtma unsurunu da içerir (Prager And Oberschlick/Avusturya, Başvuru No: 15974/90, 38).

Basının “başkalarının itibarını korumak” gibi çizilmiş sınırları aşmaması gerekmekle birlikte kamunun menfaatinin bulunduğu diğer alanlarda olduğu gibi, siyasi meselelerde de haber ve fikirleri iletmek yine basına düşen bir görevdir. Sadece basının bu tür haber ve fikirleri iletme görevi yoktur, halkın da bunları edinme hakkı da vardır (Sunday Times/Birleşik Krallık, parag. 30, başvuru no: 6538/74, 26.04.1979).

Basın özgürlüğünün iç hukukumuzda nasıl yer aldığı konusuna gelince;

1982 Anayasasının “Basın Hürriyeti” başlıklı 28. maddesiyle 5187 Sayılı Basın Kanununun 3. maddesi basın özgürlüğünü düzenlemiş ve bunun sınırlarını göstermiştir.

5187 Sayılı Kanun’un 3. maddesinde;

“Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.

Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.” hükmü yer almaktadır.

Bu hükümden de anlaşılacağı üzere; basın özgürlüğü, kişinin dünyada ve özellikle içinde yaşadığı toplumda meydana gelen ve toplumu ilgilendiren olay ve olgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamayı amaçlar.

Bunun gereği olarak basın, haber toplamak, fikir ve kanaatleri izleyerek bunları çözümlemek, yorumlamak, eleştirmek ve sonuçta kamuoyunu ilgilendiren konularda doğru ve gerçeğe uygun haber vermek hakkına sahip ve bununla görevlidir. Eş söyleyişle denetim, uyarma, eleştiri ve gerçekleri açıklama, basının doğal görevleridir.

Yine basın özgürlüğü ile bağlantılı kavramlar olarak; Anayasa da düşünce ve kanaat (m. 25); düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (m. 26) ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. Demokratik yaşamın gelişmesinde, ulusal birliğin sağlanmasında, kamuoyunun sağlıklı bir biçimde oluşmasında, sosyal ve siyasal ilerlemede basının çok önemli bir fonksiyonunun bulunduğu açık ve kuşkudan uzaktır.

Doğaldır ki basının bu ayrıcalıklı konumu ve hukuk düzeninin kendisine tanıdığı özgürlük, tüm özgürlükler gibi yine hukuk düzenince çizilen sınırlara tabidir. Basın, yaptığı yayımlarda gerek Anayasanın “Temel Hak ve Özgürlükler” bölümünde yer alan ve gerekse de MK’nın 24 ve 25. maddelerinde ve ayrıca özel yasalarda güvence altına alınmış olan, kişilik haklarına saygı göstermek, bunlara saldırı niteliği taşıyabilecek tutum ve davranışlardan kaçınmak zorundadır.

Bu cümleden olarak basın, belirli bir kişinin fikrini tartışmak zorunda kaldığı durumlarda bile, objektif bilgi vermekle ve eleştirmekle yetinmeli, olayları tahrif etmek veya kuşkuları yaymak gibi hukukun izin vermeyeceği yollara başvurmamalıdır. Özellikle de hakaret niteliğinde ya da yersiz, onur kırıcı söz ve deyimlerin kullanılmasından kaçınmalıdır.

Basının kamu görevi yapmasında göz önünde tutulan amaçla, kişilik haklarına verilen zarar arasında açık bir oransızlık varsa, yayımın hukuka aykırı olduğu kabul edilmelidir. Objektiflikten ayrılmak, haber sınırını aşmak, genişletici ve yanlış yorumlarda bulunmak, gerçek dışı haber vermek, yersiz şekilde onur kırıcı sözler kullanmak, dürüstlük kurallarına aykırı davranmak, kişisel nedenlerle salt sansasyon için yayım yapmak hukuka aykırıdır.

Bu açıklamalardan sonra, denilebilir ki, basın özgürlüğünün kişilik haklarına üstün tutulabilmesi için haberin gerçeğe uygun olması, gerçeğe uygun yayımın haber niteliği taşıması, gerçeğe uygun haberlerin verilmesinde nesnel (objektif) ölçütlere uyulması, haberin veriliş biçimi yönünden özle biçim arasında ölçülülük bulunması gerekir. Bir yayımın hukuka uygun olduğunun kabul edilebilmesi ancak açıklanan bütün bu koşulların birlikte varlığı halinde mümkündür. Yapılan bir yayım bu temel ilkelerden herhangi birine ters düşüyorsa hukuka aykırılık unsuru gerçekleşmiş olacaktır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05.06.2015 tarihli ve 2014/4-33 E., 2015/1504 K., 08.05.2013 tarihli ve 2012/4-1162 E., 2013/631 K.sayılı kararları).

Önemle vurgulanmalıdır ki yayımlanmasında kamu yararı bulunan, gerçek ve güncel bir haberin veya eleştirinin, özle biçim arasında denge kurulmak suretiyle verildiği durumlarda manevi tazminat sorumluluğunun temel öğesi olan “hukuka aykırılık” gerçekleşmeyeceğinden basının sorumluluğu da söz konusu olamaz.

Basın objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle olay ve konu ile ilgili olan, görünen, bilinen her şeyi araştırma, inceleme ve olayları o anda belirlenen biçimi ile değerlendirme, yayma ve yayınlama yetki ve sorumluluğuna sahip olmakla birlikte, haberin verilişi sırasında özle biçim arasındaki dengenin bozulmaması gerekir.

Öte yandan haberde gerekli, yararlı ve ilgili olmayan nitelemeler ve yorumlar yapıldığı, haberin içeriğine uygun düşmeyen, tahrik edici, kamuoyunda husumet ve kuşku yaratıcı, güveni zedeleyici bir üslubun kullanıldığı durumlarda, özle biçim arasındaki denge bozulmuş sayılır. Bu da hukuka aykırılığın varlığını kabule imkan sağlar.

Diğer bir anlatımla basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Bunun içindir ki basının yaptığı yayından dolayı hukuka aykırılık teşkil edecek olan eylemi, genel olaylardaki hukuka aykırı olan eylemden farklılıklar taşır. İşte bu farklılık ve ayrık durum gözetilerek yapılan yayının hukuka aykırılık veya uygunluk sınırı belirlenmelidir. Basın dışı bir olaydaki davranış biçiminin hukuka aykırılık oluşturduğunun kabul edildiği durumlarda, basın yoluyla yapılan bir yayındaki olay hukuka aykırılık oluşturmayabilir. İşte basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır.

Ne var ki, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız değildir. Bundan dolayıdır ki, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasanın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir.

Yine, basının manevi tazminat sorumluluğunun doğması 818 Sayılı Borçlar Kanununun 49. (6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 58) maddesindeki koşulların gerçekleşmiş olmasına bağlıdır.

Bütün bunların yanı sıra eldeki uyuşmazlığın çözümünde özel hayata saygı hakkının ve kişisel veri kavramının da değerlendirilmesi gerekmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin özel hayatın ve aile hayatının korunmasına ilişkin 8. maddesi;

“1. Herkes özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, .dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.”

2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ilgili maddesi ise;

“A. Özel hayatın gizliliği

Madde 20– Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz (Üçüncü cümle mülga: 3/10/2001-4709/5 md.).

(Ek fıkra: 07/05/2010-5982/2 md.) Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” şeklindedir.

Nitekim dava tarihinden sonra 07.04.2016 tarihli ve 29677 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununun 3/1- (d) maddesinde tanımlandığı şekliyle kişisel veri, “kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi” ifade eder şeklinde tanımlanmıştır.

Avrupa Birliği’nin 95/46/EC sayılı Bireylerin Kişisel Verilerinin İşlenmesi ve Serbestçe Dolaşımı Karşısında Korunmasına İlişkin Direktif’in 2/a maddesinde ve Kişisel Nitelikteki Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Şahısların Korunmasına Dair 108 Sayılı Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin 2 (a) maddesinde benzer tanımlama yer almaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde kişisel verilerle ilgili açık bir düzenleme bulunmamakla birlikte AİHM konuyla ilgili kararlarında kişisel veri kavramının içeriğini doldurmuştur. Kişisel verilerin sınırlı bir şekilde sayılması mümkün değil ise de, bireyin kimliğini ortaya çıkartan, bir kişiyi belirli kılan ve karakterize eden kişinin kimlik, ekonomik ve dijital bilgileri, tabiiyeti, kanaatleri, ırk, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep veya diğer inançları, dernek, vakıf ve sendika üyeliği, sağlık bilgileri, fotoğrafları, parmak izi, sağlık verileri, telefon mesajları, telefon rehberi, sosyal paylaşım sitelerinde yazdığı veya paylaştığı yazılar, fotoğraf, ses veya görüntü kayıtları kişisel veri olarak kabul edilebilir.

6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanununun “Özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları” başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrasında “Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri”nin özel nitelikli kişisel veri olduğu düzenlenmiş, aynı maddenin 2. fıkrasında ise “Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır.” hükmüne yer verilmiştir.

Önümüze gelen sorunun temelinde kişisel verilerin ve dolayısıyla özel hayatın korunması ile basın özgürlüğünün birbiri karşısındaki sınırlarının belirlenmesi yatmaktadır. Sorunun çözümünde dikkat edilmesi gereken husus ise, basın özgürlüğü ile bireyin özel hayatı kapsamında kalan kişisel verilerinin korunmasını isteme hakkı arasında adil bir dengenin kurulması gerekliliğidir. Bu adil dengenin tespiti için yayınlanan haberin kamu yararı içeren tartışmalara bir katkısının olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir (Alkaya/Türkiye, Başvuru No: 42811/06).

Kişisel verilerin korunması temel hak ve özgürlükler ile yakından ilişkilidir. Çünkü kişisel verilerin açıklanması öncelikle özel hayatın gizliliğini ihlal edilebileceği gibi başka bir takım bağlantılı hakları da zarara uğratabilir.

Son yıllarda özellikle bilişim ve iletişim teknolojilerinin çok hızlı gelişmesi, kişisel verilerin daha da kolay toplanmasına, işlenmesine, paylaşılmasına ve depolanmasına imkân sağlamıştır. Bu durum kişisel verilerin korunması kavramının önemini her geçen gün daha da artırmaktadır. Kişisel verilerin korunması hakkının temel amacı, bireyin özel yaşamının gizliliğinin güvence altına alınması yoluyla kişiyi korumaktır. Bilgi toplumunda giderek önemli bir konu hâline gelen kişisel verilerin korunması hakkı, bireyin demokratik bir hukuk devletinde özgür iradesiyle kendi yaşamını bizzat düzenleyebilmesinin bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan bireyin kişiliğini serbestçe geliştirmesi, kişiliğinin korunması ve özgür bireylerden oluşan bir toplum düzeninin oluşturulması, ancak bireyin kişisel verilerine ilişkin hakkının korunmasıyla mümkündür.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 8. maddesinde yer alan özel yaşama saygı hakkı kapsamında korunan “mahremiyet hakkı”, bireyin kendisi hakkındaki bilgileri kontrol edebilmesi şeklindeki hukuki çıkarlarını da içermektedir. Zira bireyin kendisine ait herhangi bir bilginin, kendi rızası olmaksızın açıklanmaması, yayılmaması ve bu bilgilere başkalarının ulaşamaması kısacası kişisel verilerinin mahrem kalması konusunda hukuki menfaati bulunmaktadır (Arslan Öncü, G., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Özel Yaşamın Korunması, Beta Yayınları, İstanbul 2011, s.182).

Kişisel verilerin korunmasının sağlanması ile birlikte özel hayatının gizliliği korunmuş olacaktır.

Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 tarihli ve 2014/4-56 E., 2015/1679 K. sayılı kararında da benimsenmiştir.

Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; dava konusu A**** Gazetesinin 29.06.2010 tarihli nüshasının birinci ve sekizinci sayfalarında yer alan “Generallerin Yahudi Damatları” başlıklı haberin alt başlığında “Bazı üst düzey komutanların siyonistlerce kutsal kabul edilen Ağlama Duvarı’ndaki görüntülerinin ortaya çıkmasının ardından şimdi de bazı üst düzey generallerin damatlarının yahudi olduğu bilgisine ulaşıldı” ifadelerine yer verildiği, haber içeriğinde ise davacılar hakkında, “Birinci Ordu Komutanı Org. H**** I****ın tek kızı olan ****nın bir İspanya Yahudisiyle evli olduğu tespit edildi. Tek oğlu olan H**** H****ın **** olduğu anlaşılan Org. H**** I****ın kızı ****, E**** isimli bir Yahudi ile evli. Evlendikten sonra M**** M**** soy ismini alan ****nın kocası İspanya uyruklu ve Yahudi asıllı **** 1972 Cacares doğumlu ****, İspanya Yahudilerinden A**** M**** M****in oğlu.” ifadelerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtilen açıklamalar dikkate alındığında, haber içeriğinde davacı ****in rızası dışında yer verilen doğum yeri, doğum tarihi ve baba ismi, vatandaşlık durumu ve dini inancı kişisel veri niteliğindedir.

Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın “Google Kararı”nda açıkladığı gibi ilgili verinin kamu hayatında oynadığı önemli rol ve halkın ilgili veriye yönelik yoğun ilgisi şeklinde, üstün bir kamu yararını ortaya koyan özel sebepler bulunmadığına göre gazete haberinde kişisel veriler açık bir şekilde yer almamalıdır.

Bu durumda dava konusu haberin yukarıda vurgulanan AİHM içtihatları karşısında basın özgürlüğü kapsamında kalmadığı, davacı ****in kişisel verilerine rızası dışında yer verilerek davacının özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiği, davacının kişilik haklarına saldırı niteliği taşıdığı kabul edilmelidir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, haberde kullanılan ifadelerin nefret söylemi olarak değerlendirilemeyeceği, kamunun bilgilendirilmesi anlamında konunun haber değeri bulunduğu, davalı **** hakkında davacı ****e yönelik kişisel verileri hukuka aykırı yaymak ve kişisel verilerin kaydedilmesi suçlarından beraat kararı verildiği, haberin bu davacının kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği, bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

O hâlde, davacı ****in kişisel verilerinin hukuka aykırı olarak habere konu edildiğini, dini inancının birden çok kez vurgulandığını, haberin basın özgürlüğü sınırları içinde kalmadığını, özel hayatı ile din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiğini, davacı **** yönünden manevi tazminat koşullarının gerçekleştiğini kabul eden direnme kararı yerindedir.

Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

II- Davalılar vekilinin davacı ****e yönelik temyizi yönünden;

BK’nın 49. (6098 Sayılı TBK m. 58) maddesi gereğince kişilik hakları hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilirse de; hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil eden eylem ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate almalıdır.

22.06.1966 tarihli ve 1966/7 E., 1966/7 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel durum ve koşullar açıkça gösterilmiştir. Miktarın belirlenmesinde her olaya göre değişebilecek özel hâl ve şartların bulunacağı gözetilerek hâkim, bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Çünkü kanunun takdir hakkı verdiği hususlarda hâkimin hukuka ve hakkaniyete göre hüküm vereceği Türk Medeni Kanununun 4. maddesinde belirtilmiştir. Hükmedilecek bu tutar, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Manevi tazminat bir ceza olmadığı gibi mal varlığı hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O halde bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut durumda elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

Ayrıca, AİHM kararlarında da ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın; kanuni olması, meşru amaca dayanması ve demokratik toplumda gerekli olmasının yanı sıra orantılı olması gerektiği belirtilmiştir. İfade özgürlüğünün esas, sınırlamanın ise istisna olması nedeniyle getirilecek sınırlama (somut olayda tazminat miktarı) kişilik haklarına yapılan saldırı ile orantılı olmalıdır. Aksi hâlde sınırlama, AİHS’in 10. maddesine aykırılık teşkil edecektir (AİHM 35839/97 Başvuru numaralı Pakdemirli/Türkiye kararı).

Somut olayda, dava konusu haberde yer alan ve yukarıda belirtilen ifadelerin yanı sıra, haber kapsamında davacı ****e ait pasaportun fotoğraf ve kimlik bilgilerinin bulunduğu sayfalarının görsel olarak kullanıldığı, bu görselde davacı ****in kimlik bilgilerinin açık bir şekilde göründüğü anlaşılmakta olup, haberin bir bütün hâlinde değerlendirilmesinde davacı ****in kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği hususunda yerel mahkeme ile Özel Daire arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Ancak davacı **** lehine hükmedilen manevi tazminat miktarına bakıldığında olay tarihi, haberin veriliş biçimi, kullanılan ifadeler ve tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alındığında, hükmedilen manevi tazminatın fazla olduğu kanaatine varılmıştır.

Hâl böyle olunca tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına **** yönünden uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle davacı **** yönünden direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda (I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı **** yönünden direnme kararı uygun olup davalılar vekilinin hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, oy çokluğuyla,

(II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin davacı ****e yönelik temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, oybirliğiyle,

06.11.2018 tarihinde karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere kesin olarak karar verildi.

Hakkımızda
Ticaret hayatının dijitalleşmeye başlaması ile riskler de dijital ortamdan kaynaklanmış ve veri güvenliği önem kazanmıştır. Bu kapsamda siber saldırıların ve açıkların yanı sıra şirketlere ve kişilere ilişkin verilerin internet ortamında ulaşılabilir olması ile ticaret ve özel hayatın korunması yani veri gizliliği ihtiyaç haline gelmiştir.

DEVAMI

Gizlilik ve Kullanım
Verko İletişim

Ofisim İstanbul İş Merkezi Tugay Yolu Cad. No:20 B Blok Kat:7 D:39 Cevizli / Maltepe / İstanbul

0(216) 418 21 25
0(535) 344 36 32
0(535) 344 36 64

info@verko.com.tr

Open chat